İsrail'in saldırısı normalleşme sürecine büyük darbe vurdu

Türkiye-İsrail ilişkileri, İsrail'in Filistin'e uyguladığı aşırı saldırgan tutum ve sivil halkı hedef alan saldırılarıyla büyük bir yara alırken, normalleşme süreci de İsrail'in Gazze'ye saldırısıyla büyük darbe aldı.

19 Temmuz 2014 Cumartesi 21:39
İsrail'in saldırısı normalleşme sürecine büyük darbe vurdu
Ortadoğu'daki gelişmelere paralel olarak inişli çıkışlı bir seyir izleyen fakat 2005'e kadar genel anlamda olumlu devam eden Türkiye-İsrail ilişkileri, İsrail'in Filistin'e uyguladığı aşırı saldırgan tutum ve sivil halkı hedef alan orantısız saldırıları nedeniyle büyük bir yara alırken, iki ülke arasındaki normalleşme süreci de İsrail'in Gazze'ye yönelik son saldırılarıyla büyük darbe aldı.

Türkiye, dört yıl önceki Mavi Marmara baskınından sonra dibe vuran iki ülke ilişkilerinde bir süredir devam eden normalleşme sürecinin, İsrail'in günlerdir yürüttüğü ve şu ana kadar en az 300 kişinin hayatını kaybettiği saldırılar nedeniyle yürümesinin mümkün olmayacağını açıkladı.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, kendisi ve sorumluluğundaki hükümet olduğu sürece İsrail'in yaptıklarına olumlu bakmayacağını vurguladı ve "Bir normalleşme talebinin gelmesi sebebiyle de normalleşme ümidini üç maddeye (özür, tazminat ve Filistin'e uygulanan ambargonun kaldırılması) bağlamıştık. Bu üç madde yerine gelmediği için zaten normalleşmenin olması bundan sonra da görünüyor ki mümkün değil" dedi.

Aslında Türkiye, İkinci Dünya Savaşı'ndan galip çıkan ABD ve İngiltere'nin desteği ile 1948'de bağımsızlığını ilan eden İsrail devletini Müslüman ülkeler arasında ilk tanıyan ülke olmuştu. Birinci Arap -İsrail savaşının hemen ardından bir yıldan daha az bir süre içindeİsrail devletini tanımasında Türkiye'nin kendisini Batı bloğunda görmesinin yanı sıra devletin laiklik hassasiyetinin de etkisi vardı. Bölgenin Arap olmayan ülkeleriyle iyi ilişkiler tesis etme politikası güden İsrail'in arası o dönemde Türkiye ile oldukça iyiydi. Bunun bir yansıması olarak İsrail yönetimi, Washington, Paris ve Londra'dan sonra dördüncü askeri ataşeliğini Ankara'da açtı.

İkili ilişkilerde ilk pürüz, Arap milliyetçiliğinin yükseldiği bir dönemde Irak'ın İngiltere'nin de üye olduğu Bağdat Paktı'na dahil olması, ortaya çıkacak milliyetçi tepkileri azaltmak için de anlaşma metnine İsrailaleyhine yorumlanabilecek maddeler koydurması üzerine yaşandı. Türkiye'nin de aynı paktta yer almasıİsrail tarafından Türkiye'nin tercihini Arap dünyasından yana yapması şeklinde algılandı ancak Başbakan Adnan Menderes'in İsrail büyükelçisine anlaşmanın İsrail aleyhine kullanılmayacağı teminatı vermesi üzerine durum yatıştı.

İkili ilişkilerde diğer bir kırılma ABD'den borç talebi reddedilen Mısır'ın Süveyş Kanalı'nı millileştirmesi sonrasında yaşandı. Kanalın millileştirilmesiyle çıkarı zedelenecek olan Fransa ve İngiltere, İsrail'le anlaşarak İsrail'in Mısır'a saldırmasını sağladı ardından bölgeye asker çıkardı. Söz konusu adım sonrasında İngiltere, Fransa ve İsrail aleyhine uluslararası camiada ortaya çıkan tepkiye Türkiye de destek verdi ve 1956'da İsrail'deki büyükelçisini geri çekti. Fakat ilişkiler el altından yürütülmeye devam etti.

1967 Arap-İsrail savaşı sonrasında Türkiye'nin Arap ülkelerinin yanında yer alması iki ülke ilişkilerini olumsuz etkilerken, 1969'da Mescid-i Aksa'nın yakılması olayı ikili ilişkileri iyice gerdi. Türkiye'nin Filistin Kurtuluş Örgütü'nü tanıması ve örgütün lideri Yaser Arafat'ın Başbakan Bülent Ecevit'in resmi davetlisi olarak Türkiye'ye gelmesi 1970'lerde de ilişkilerin soğuk seyretmesine neden oldu. İsrail'in 1980'de Kudüs'ü başkent ilan etmesi sonrasında sıçrama yapan gerilim Türkiye'nin İsrail'deki temsilini ikinci katip düzeyine düşürmesiyle sonuçlandı. Aralık 1987'de başlayan intifadaya İsrail'in sert karşılık vermesini kınayan Türkiye, Filistin halkının bağımsızlık taleplerine destek vererek 1988'de Filistin devletini tanıdı. Türkiye, Filistin devletini tanıyan İsrail'le diplomatik ilişkiye sahip ilk devlet oldu.

1990'lara kadar bölgedeki gerilimi yansıtacak şekilde inişli çıkışlı bir seyir izleyen fakat genel anlamda olumlu seyreden ilişkiler 1990'larda zirve yaptı. Bunda da Filistin-İsrail barış görüşmelerine bağlı olarak Ortadoğu'da yaşanan olumlu havanın yanı sıra Türkiye'deki rejim tartışmalarının ve İran, Irak ve Suriye gibi bölge ülkelerinin PKK'ya destek verdiği algısının da etkisi oldu. Türkiye'nin, aleyhinde faaliyet gösteren Ermeni ve Rum lobilerine karşılık Yahudilerin desteğinin arkasına almak istemesi de bu yakınlaşmada etkili oldu. Türkiye'nin bölgedeki ittifak arayışının bir sonucu olarak 1994'te İsrail'i ziyaret eden Başbakan Tansu Çiller, iki ülke arasındaki ilişkiyi "stratejik işbirliği" olarak tanımladı.

2000'li yılların başlarına gelindiğinde Türkiye ekonomisi krizden çıkmıştı ve iktidarda yeni bir hükümet vardı. Ekonomik alandaki başarısını dış politikada da yakalamak isteyen Türk hükümeti, "komşularla sıfır sorun" politikasıyla son dönemde bozulan komşuluk ilişkilerini tamir etmek ve Türk dış politikasının "Yurtta sulh cihanda sulh" ilkesini daha ileriye taşımak istiyordu.

İkili ilişkilerde yakalanan bu olumlu havanın bir sonucu olarak 1990'lardan başlayarak 2006'nın başına kadar iki ülke arasında savunma, istihbarat paylaşımı, ticaret, ekonomi, eğitim, kültür, spor ve turizm alanında onlarca anlaşma imzalanırken, karşılıklı olarak çok sayıda üst düzey ziyaret gerçekleştirildi.

Diğer taraftan Filistin sorunun hala çözülememiş olması, 2001'de Ariel Şaron'un liderliğindeki Likud Partisi'nin iktidara gelmesi sonrasında İsrail'deki iç siyasetin aşırı sağa kayması ve İsrail yönetiminin Filistinlilere yönelik şiddet eylemlerini artırması olumlu havanın bozulmaya başlayacağının da işaretiydi.

Nitekim, Mayıs 2004'te İsrail'in operasyonları sonucu Hamas liderlerinden Şeyh Ahmet Yasin ve Abdülaziz Rantisi'nin öldürülmesi ve sivil halka yönelik sistemli şiddet sonrasında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın "İsrail'in devlet terörü uyguladığı" şeklindeki beyanı, İsrail'de rahatsızlık meydana getirdi. İsrail Başbakanı Ariel Şaron ve Başbakan Yardımcısı Ehud Olmert tarafından Türkiye'ye iletilen görüşme taleplerinin geri çevrilmesi İsrail'in tedirginliğini iyice artırdı.

Bölgesel dengelerin değişmesi, PKK'nın doğudaki etkinliğini artırması, Kıbrıs'ta Annan Planı'nın gündeme gelmesi, 1915 olaylarına ilişkin yasa tasarıları karşısında uluslararası toplumun desteğine ihtiyaç duyulması gibi çeşitli sebeplerden önce dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, ardından Başbakan Erdoğan İsrail'i ziyaret etti. Başbakan Erdoğan'ın Yahudi düşmanlığı karşıtı açıklaması Yahudi dünyası tarafından olumlu karşılanırken, Türkiye hayata geçirmeye çalıştığı aktif dış politikanın bir sonucu olarak bölgede güven ve istikrar ortamı oluşması yönündeki çabalarını İsrail-Suriye arasında arabulucu rolü üstlenerek gündeme getirdi.

2005'te Gazze'den tek taraflı çekilme planını yürürlüğe koyan İsrail yönetimi, Hizbullah karşısında artan güvenlik endişeleri sonucunda 2006'da Lübnan'a saldırdı. Filistin'de Hamas'ın hükümeti kuracak çoğunluğa ulaşması sonrasında bir taraftan "terörist olarak gördüğü" Hamas'la aynı masaya oturacak olması, diğer taraftan Lübnan'da Hizbullah karşısında beklenmeyen bir yenilgi alması İsrail dış politikasını çıkmaza soktu. Şaron'un felç geçirmesi sonrasında Kadima'nın başına geçen Ehud Olmert'in adının yolsuzluklara karışması üzerine başbakanlığı Dışişleri Bakanı Tzipi Livni'ye devretmek zorunda kalması ve ardından gelen erken seçim kararı, İsrail'i içinde bulunduğu kaosu iyice derinleştirdi.İsrail yönetimi, durumu Aralık 2008'de Gazze'de "Dökme Kurşun" operasyonuna girişerek aşmaya çalıştı.

Olmert'in Ankara'yı ziyaret ederek Başbakan Erdoğan'la görüşmesinin birkaç gün sonrasında gelen saldırı 1403 Filistinlinin ölümü, 360 kilometrekarelik Gazze'nin harabeye dönmesiyle sonuçlandı. 25 gün süren saldırı Türkiye tarafından karşılıklı güvenin açık bir istismarı olarak algılanırken, Başbakan Erdoğan İsrail'i "devlet terörü" işlemekle suçladı.

Diğer taraftan ateşkes çağrısı yapmak üzere toplanan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin bu adımı, ABD'nin veto etmesi üzerine sonuçsuz kaldı. Yapılanlar karşısında uluslararası toplumun sessiz kalması Türkiye'nin tepkisini daha da sertleştirmesine sebep oldu. Daha sonrasında Davos Ekonomik Forumu'nda Başbakan Erdoğan ile İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres arasında "one minute" olayı yaşandı. Takip eden günlerde İsrail yönetimi TRT'de yayınlanan "Ayrılık" dizisinde İsrail düşmanlığı yapıldığı gerekçesiyle Türkiye'ye nota verdi. Kurtlar Vadisi dizisinde İsrail'e hakaret edildiği gerekçesiyle Dışişleri Bakanlığı'na çağrılan Türk büyükelçinin "alçak koltuk" muamelesine maruz bırakılması krizi daha da derinleştirdi.

Ama asıl darbe İsrail'in 2010'da Gazze'ye yardım götüren Mavi Marmara gemisine saldırarak 9 Türk vatandaşını katletmesi üzerine geldi. İsrail'i tavrına çok sert şekilde cevap veren Türkiye, BMGK'yı acil toplantıya çağırarak İsrail'i kınayan bir bildiri yayımlattı. İsrail'le yapılması gündemde olan üç askeri tatbikat iptal edildi. Sonraki günlerde gelen normalleşme taleplerine Türkiye, özür, tazminat ve Gazze'ye uygulanan ablukanın kaldırılması şartıyla olumlu baktığını açıkladı.

İyi niyet göstergesi olarak Türkiye, Aralık 2010'da Hayfa yakınlarında çıkan yangını İsrail'in söndürmekte yetersiz kalması üzerine yangın söndürme uçakları gönderdi. Adım sonrasında İsrail yönetiminin Türkiyeile ilişkileri ilerletmek için hakerekete geçeceği basında yer aldı. İsrail'in aynı ay içinde Güney Kıbrıs Rum yönetimi ile Münhasır Ekonomik Bölge sınırlandırma anlaşması imzalaması ve İsrail ortaklı Amerikan şirketi Noble'ın Doğu Akdeniz'de petrol ve doğaz gaz aramaya başlaması ikili ilişkilileri daha da çıkmaza soktu. Ocak 2011'de başlayan Arap Baharı'yla birlikte normalleşme süreciyle ilgili konular da ikinci planda kaldı.

Mavi Marmara saldırısıyla ilgili olarak BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun tarafından 2010'da görevlendirilen heyetin hazırladığı raporun Eylül 2011'de basına sızması, dahası raporun İsrail'i haklı göstermesi, Türkiye'nin tepkisini daha da sertleştirmesine sebep oldu. Raporu tanımadığını açıklayan Türkiye, diplomatik temsilciğini ikinci katip düzeyine indirdi ve askeri anlaşmaları askıya alarak Gazze ablukasının tanınmaması ve Mavi Marmara saldırısının Uluslararası Adalet Divanı'nda incelenmesi için girişim başlattı.

Bölgede zaten oldukça yalnız olan İsrail'in uzun yıllar iyi ilişkiler kurduğu Türkiye'yi kaybetmesi, Kıbrıs Rum Kesimi'nin yaşadığı ciddi ekonomik sıkıntılar, Mısır'da Müslüman Kardeşlerin iktidara gelmesi, İran'ın bölgedeki etkinliğini artırması gibi çeşitli nedenlerden İsrail içinde de rahatsızlıklara sebep oldu. İsrail yönetimi, çeşitli bahanelerleTürkiye ile ilişkilerini normalleştirme arayışına girdi. Bu konuda en önemli adım 22 Mart 2013'te ABD Başkanı Barack Obama'nın İsrail ziyareti sırasında geldi. Başbakan Erdoğan'ı arayan İsrail Başkakanı Binyamin Natanyahu, Mavi Marmara kriziyle ilgili özür diledi ancak Türkiye'nin Gazze ablukasının kaldırılmasında ısrarcı olması üzerine geri adım atarak görüşmenin Başkan Obama'nın ısrarı neticesinde yapıldığını ileri sürdü.

İsrail'in bu yılın haziran ayı başında kaçılan 3 gencin öldürülmesinden Hamas'ı sorumlu tutması ancak doğrudan sivilleri hedef alan saldırılardan da geri durmaması, günlerce süren hava bombardımanının ardından kara saldırılarına girişmesi, Türkiye-İsrail hattında yaşanan gerilimin son halkası oldu. 7 Temmuz'dan beri devam eden ve 74'ü çocuk, 26'sı kadın olmak üzere 300'den fazla Filistinlinin hayatını kaybettiği saldırıyla ilgili olarak İsrail'in devlet terörüne devam ettiği değerlendirmesinde bulunan Başbakan Erdoğan, normalleşme konusunda Türkiye'nin tavrını açık bir şekilde ortaya koydu.

Kendisi ve sorumluluğundaki hükümet olduğu sürece İsrail'in yaptıklarına olumlu bakmayacağını vurgulayan Erdoğan, "Bir normalleşme talebinin gelmesi sebebiyle de normalleşme ümidini üç maddeye (özür, tazminat ve Filistin'e uygulanan ambargonun kaldırılması) bağlamıştık. Bu üç madde yerine gelmediği için zaten normalleşmenin olması bundan sonra da görünüyor ki mümkün değil" açıklamasını yaptı.
OKUYUCU YORUMLARI/0 + YORUM EKLE

BENZER HABERLER

GÜNDEM ANA SAYFA »