​Mustafa Duman yazdı: ÜNAL’A DAİR

Mustafa Duman, vefatının ardından hemşehrisi, gençlik ve dava arkadaşı Ünal Osmanağaoğlu'nu yazdı. İşte Mustafa Duman'ın kaleminden ÜNAL’A DAİR...

3 Temmuz 2014 Perşembe 11: 5
​Mustafa Duman yazdı: ÜNAL’A DAİR

ÜNAL’A DAİR


Ilıca’ya yaklaşıldığı zaman Erzurum’un müdafaası için yapılan tel örgüler görülüyor. Yollar ıssız. Bazen kenarlarındaki hendeklerde kesilmiş başlara, koparılmış ellere ve ayaklara rastlanıyor. Aman yarabbi. Buralarda ne cinayetler işlenmiş. Şimdi insandan eser görülmüyor.

Ahmet Refik bu satırları 6 Mayıs 1918'de ve Erzurum’da yazmış. Bir geceyi Bican, bir geceyi Karabıyık’da geçirdiğini ve bugün de kullandığımız takvimin 1917 Mart’ında değiştirildiğini dikkate alarak Ilıca’ya dair müşahadelerinin 4 Mayıs tarihli olduğunu tespit edebiliriz. Mekân burasıdır ağabeyi. Ilıca. İlân edilen kurtuluş gününden 24 gün sonra dahi insandan eser görülmeyen Ilıca.

Zaman hemen hemen 60 yıl sonrasıdır. Ve şahıslar...

Hikâyelerini uzun uzun yazmıştım. Dedelerinden ve Memalik-i Mahrusa-i Şahane’den başlayarak hem de. Şimdi sorsanız yırtma sebebimi, vallahi söyleyemem. Şahıslara geçelim.

Nihat Koncuk’tan başlayacağım. Tahteşşuurumda başka sebepler de vardır muhtemelen fakat şuura çıkan sebebim ölüm sırası. Her zaman yetim ve o zaman ayrıca öğrenci. 8 yaşından beri ekmeğini kazanan ve kazandıkları ile yardım eden bir öğrenci. O çocuğun yaptığı işlerden mükemmel bir doktora tezi çıkarılabilirdi. Su satar, sımışka satar, teneke toplar satar, yetmez, kurbağa toplar satar, muavinlik eder, Ramazan’da kadayıf döker, Turistik otelin önünde, araba yıkar ve kazancından “teşkilata” hibede bulunurdu.

Yaklaşık 30 yıl önce. Bir araba almış ve gazete dağıtımı işine girmişti. O araba ile kaza yaptı ve öldü.

Murat Avak. Onu yazmış yahut yazmaya çalışmıştım. Şehrin kuzeyine denk gelir deyip geçeyim.

Neredeyse 2 yıl oluyor. Öldü.

Ben. Ağabey ve başkan kontenjanından. “Niçin”inin cevabı sadece “katiyen layık olmadığı halde ve kazara.” cümlesindedir.

Ve Ünal. Sağlığında hiç kullanmadığım soyadıyla birlikte Ünal Osmanağaoğlu. Yurt dışındaki firarilik günlerine mahsus ve atıfeti sebebiyle hesabı muhtemelen mahşerde de görülmeyecek o kitaba girmiş adıyla Muhammed.

40 derece soğukta, Ilıca belediyesinin yaz ayları için yapıp, sıcak günlerde kiraya vermeyi planladığı barakada saklıyorduk Ünal’ı. İnsan, bir insan nasıl olur da en olumsuz şartlarda bile hep memnun ve hep mütebessim dururdu. Öyleydi.

Ömer diye hatırlıyorum. Sağmalcılardan kaçanlardan. Onu da saklıyorduk. Sahneyi gözünüzün önüne getirin. Garajlardan bir arkadaşımız, bileti de o ayarlamış. Yolda bir yerde, Ömer’i otobüse bindirmemizden sonra şöyle demişti: şimdi mikrofonu alır, “sayın yolcular ben...” diye başlar.

Ömer bir defasında derneğe gidip, o anda orada bulunan gencecik çocuklara Büyük Turan Devletini ve kendi hikayesini anlatmaya kalkmıştı. Allahtan bilmiyordu.

İşte bu Ömer’den ayrı kalmak isteğini ihsas etmeyi bile zül addeden bir delikanlı. Ömer’e dair konuşmak için neler çekmişti.

Kitap okurdu, çok kitap okurdu. Okuduklarına yetişememekten korkardık. Kitap okur, kitap açar ve kendini hep kapalı tutardı.

Ilıca’da bir firarinin saklandığından Ilıcalının hiç bir zaman bizimse çoğu zaman haberimiz olmadı. Bu hükme, Erzurum’da bir öğretim üyesi ağabeyimizin evinde geçirilen aylar da şahittir. Dinlediklerimi, okuduklarımı, seyrettiklerimi, hepsini zihnimden geçirerek ve gönül huzuruyla söylüyorum. Hiç kimse firariliği onun kadar iyi beceremedi ve hiç kimse firariliği onun güzelleştirdiği kadar güzelleştiremedi.

Okudukları yeni bir Türk Orda’sı kurma işine yarayacaktı. Onunla yan yana koyup düşündüğünüzde hiç bir şey hayal değildi. Hepsinin olacağına tek başına teminatı yeterdi.

Hadi be. Kim kimi kullanmış? Cevap verin bakalım. Bizi kullandıkları iddia edilenlerin toplamının ihata kaabiliyeti Ünal’ın ihata kaabiliyetinin yarısına denk gelebilir mi? Bilmeden konuşmayın desem, dinlemezsiniz, bari az konuşun ve biraz daha fazla dinleyin.

Yakalanırsa işkencede konuşmamak için zehir tedariki peşinde olduğunu öğrenmiş ve o zehrin delikanlı yüreğinde bulunduğunu söyleyememiştik. Ne acı. Daha acısı, bir adliyenin emanet deposu soyulduğunda o silahları sevk etmek için akla gelen ilk ismin, sehpası kurulu olduğu halde, o olmasıydı.

Önce Erzurum’dan, sonra Türkiye’den ayrıldı. Hep firardaydı. Ömrünün 20 senesi firarda geçen birinden bahsettiğimizi unutmayalım. Ilıca günlerinin üzerinden 10 yıldan fazla geçmişti. Bir kaç günlüğüne bulunduğu Erzurum’da bir otelde buluştuk. Nihat’ın öldüğünü orada öğrendi, Murat’a selam söyledi. Sıkıntıda olan bizmişiz gibi, kaygılanır onun için kaygılanmamıza, fırsat vermezdi. Hep öyleydi.

Bizim büyüdüğümüz yerlerde çocuklar, aslı ne kadar kalmıştır bilinmez ama, delikanlılık hafzının içine doğarlar ve pek azı delikanlılığın hakikatini temsil eder. Siz buradaki delikanlılığı sakın Türklük’ten ayrı düşünmeyin. Şuaranın, üdebanın, müverrihlerin ve hususen milliyetperverlerin haberdar olmadığı Türklük.

Geriye kalmaktan utanmaktır delikanlılık. Delikanlı önde gider ve yüreği ağırdır. Öyle oldu.

Ünal da öldü.

Türk ordalarının uzun mızraklar ve keskin kılıçlarla kurulduğunu o zaman da biliyorduk. O çocukların uzun mızraklar ve keskin kılıçlar yerine geçeceğinden emin olduğum yürekleriyle ısıttıkları soğuk Ilıca gecelerinde kurulan, ordalara dair hayaller muhtemelen daha önce ölmüştü. Şimdi katiyet kesbetti.

Ünal.

Öldüğün gece kendime bir twitter hesabı açtırdım ve senin için bir tweet attım. “Aslında Türk delikanlılığın dışında hiç bir şeye denk gelmeyen bir ülkücülük neviinin...” diye. Kimse retweet etmedi. Sen olsaydın...

Aynı gece herhalde yüzlerce mesaj attım. Hiç karşılaşmadığın, hiç tanımadığın insanlar hasıl olan sevabı ruhuna hediye etmek üzere Yasin okudular ve beni aradılar. Hedefte yüzbin yasin olduğunu bilen ortak bir tanıdığımızın mesajı: “tamam reis, kaç gece sürecek?”. Bitmesin der gibi. O mesajı okusaydın sevinirdin. Bir şeyin, bir yerde hala yaşadığına dair ümidin diridir, eminim.

Ünal.

Sen gavurca bilirdin hatta gavurcanın mapushanede konuşulanını da bilirdin, sana anlatmak gibi olmasın. Nerden icap ettiyse uzunca bir süreden gramatoloji ve narratoloji öğrenmeye çalışıyorum. Derrida’nın haşmetinden ürktüklerinden olsa gerek gramatolojiyi sadece birkaç kişi yazıbilim diye çevirmiş, geri kalanları aynen aktarmışlar. Narratoloji ise istisnasız hepsi tarfından “anlatı”bilim diye çevrilmiş. Gördüğün gibi, çevrilmiş halini anlamak da zor.  Seninle ilgisini sonra kuralım.

Ünal.

Cenazene gelmemiştin. Orada olsaydın türbe kısmına geçer Fatihalar okurdun. Camide kimse seni görmedi, cenaze kalabalığı arasında da. Ümidim kabristandaydı orada da göremedim. Galiba sana dair olanların tamamıyla birlikte sen de tekfin edilmiştin.

Peki. “Kendini ırak asmanı yakın, takır toprağı münbit kılmaya adamış, derin hafızasında kimbilir kaç Ilıca, kaç kıtal, kaç hezimet, mevcut bir delikanlının kitaba çekilmemiş (anlatı)sıdır buraya gömülen.” kim diyecek?
OKUYUCU YORUMLARI/0 + YORUM EKLE

BENZER HABERLER

GÜNDEM ANA SAYFA »