Mustafa Duman'dan Erzurumlu Abığ'ın hikayesi

Mustafa Duman'dan Erzurumlu Abığ'ın hikayesi

24 Kasım 2015 Salı 22: 3
Mustafa Duman'dan Erzurumlu Abığ'ın hikayesi
ABIĞ

1969’u iyi hatırlamamın sebebi, Erzurum Fuarı’nın o yıl açılmış olmasıdır. “Şergede” arkadaşım, bir yolunu bulup fuardaki Şeker Fabrikası Standı’na kapağı atmıştı. Tenhalaştığı saatlerden itibaren stant, ona emanetti. Bir nevi bekçilik… Günün, neredeyse tamamını fuarda geçiriyorduk. En çoğunu da ‘halkacı’nın önünde. Parasızlıktan dolayı, çoğu zaman dikilerek ve nadiren halka atarak… Kaç halkanın kaç liraya satıldığı dâhil, pek çok şeyi unuttum. “Şergede”, votka, Ayşe ve Yeni Harman; katiyen hariç…

Ayşe’den başlayalım: Halkacıda çalışıyordu. Şehir tarihinin gelmiş geçmiş en şöhretli ve pek çok insana göre en güzel kızı… O kadar ki şergede grupları içerisinde “Ayşe’ye âşık olmak imtiyazı” diye bir şey bile vardı. Elinizi eline temas ettirmeye çalışarak halkaları alır ve sonra yine elinizin eline temas edeceği hayaliyle baş başa kalırdınız. Dile bile zor, kırk altı yıl geçmiş. Şimdi hayatta mıdır ve hayattaysa ne hâldedir, bilinmez…

Yeni Harman: Tarihimizin en tok içimli sigarası olduğu hükmü, en azından benim için tartışmasızdır. Kapağının rengi, sonradan öğrendiğimiz renklerin en güzeli idi. Şükürler olsun, gözümüz arkada değil; paketini bile taşıdık. O yıl bütün halkalarımı Yeni Harman’a attım ve hiçbiri geçmedi. Çok yıllar sonra o adla çıkarılan dergiyi uzun süre takip ettiğimi sölemem zait olmaz.

Votka: Âlemde yeniydik ama. Söylemesi ayıp, şarap içmişliğim bile vardı. Gerçi bir şişe şarap için yedi kişiydik ve meze olarak ucuzundan helva almıştık. Fakat yine de sayılır. En azından, rahmetli Cevdet saymıştı: “Ezemin oğli, anböle süfli hayata düşmağ ne eyi”. “Süfli hayat” tecrübem bu kadarcıktı ve ”Şeker Fabrikası Standı’ndan el ayak çekildiğinde biz votkaya başlıyorduk. Henüz sarhoş olma tecrübesinden uzaktık ve o masum delikanlılık duygusuyla, içkinin bize tesir etmediğine inanıyorduk. Kimin aklına uyarak bilmem, şeker tozu katarak içtiğimiz günler; benim güzel fakat midemin kötü hatıraları arasındadır.

Şergede: Posta koyar gibi yahut “Ferman bende” der gibi bir yürüyüşün yanına hırçınlığı ve hususen kavgacılığı koyun. İşte bu kişinin, çocuk denecek kadar genç olanıdır. Siz buna, ama mutlaka belli ve hoş görülebilir ölçülerde helal-haram tefrikinden başlayarak bazı hatların ihlalini ilave edebilirsiniz. ‘Kömür hırsızı’, belli bir mahallin bu cinsten çocuklarını işaret ederek kullanılan müteradifidir. Zannederim, artık ikisi de pek kullanılmıyor. Günümüze kalmış benzerlerinden “apaş” diye bahsedildiğini kulaklarımla duydum. Evet, Erzurum’da.

Birkaç yılda bir karşılaşsak da hâlâ arkadaşımdır. Aile fertlerinden, onun gördüğüne denk, belki daha fazla hürmet gördüğümü şükrederek söyleyebilirim. Orhan Gencebay’ın altı satırda ifade ettiğini, yani “Bir gün içki dolu vücudum musalla taşına konursa, sen bilirsin Meyhaneci, onu nasıl sevdiğimi. Namazım kılınır da ‘Merhumu nasıl bilirsiniz’ diye sorulursa, tek suçu aşka inanmaktı” faslını en az altı gün, mütemadiyen konuşmuşuzdur. Birçok hâlini üretip, inanılması güç ilaveler yaparak…

İkinci mevzu Ülkücülük. Şergede, Ülkücü idi ve mecburen ben de. Onun Ülkücülüğe dair bütün bildiği beş kelimeden ibaretti: teşkilat, dava, Türkeş, Ülkücü, komando. Ben, birazcık daha fazlasını biliyordum; lakin o, teşkilattandı. Çok sonraları ezberime yerleşecek beyin-bilek metaforunu ilk defa ondan dinledim. O da birinden dinlemişti muhakkak; fakat kendi bulmuş gibi söylemeyi seviyordu: “Bizim teşkilatta bir böyle kitap okuyanlar vardır, bir de dövüşenler…” Ortaokul, en fazla lise bitirdikten sonra “geçindirme” mesuliyeti üstlenen bu çocukların, yani bizim şergedelerin hikâyesi, şehrin Ülkücü tarihinde en tozlu sayfaya düşer. Zira Ülkücülük, birkaç yıl içinde bir üniversiteliler hareketi hâline gelecek ve onlar ön sıralara geçemeyeceklerdir. Biri hariç: Abığ.

Tanıştığımızda da öyle mi düşünmüştüm, yoksa yıllar sonra mı bu kanaate ulaştım bilmiyorum. Abığ, olduğundan ziyade olmak istediği idi ve olmak istediği ona daha çok yakışıyordu.

Biraz uzağında, biraz yakınında; fakat hep hikâyelerinin içindeydik. “Ne onda merhamet, ne bende gurur;/ Her gece evinin önünde durur,/ Ağlardım altında penceresinin” mısralarından çıkıp yanımıza gelmiş bir delikanlı ve her kavgada mevcut. Bendeki büyüsü bozulmuyordu.

“Sefil Kurt” mahlasıyla günlük bir gazetede yazılar yazardı, deyip biraz duracağım. “Deli Kurt” mahlası da reisimiz ve ağabeyimiz Emin Alper’e aitti. Tenakuz zannıyla hepimiz hep tebessüm ederek anlattık. En azından benim tebessümüme hüznün karışması çeyrek asır sonrasındadır. Sefil kurt günlerini görmek de varmış…

900. yıldönümü için Malazgirt’e yürünmesi, ‘mahalli matbuat’ta sadece onun yahut en çok onun meselesiydi. Kendisi dâhil, dokuz kişi yürüdüler. Yürüyenlerin en şöhretlisi ve en havalısıydı Abığ.

Tunceli’ne kadar yollara MHP yazıp ‘üç hilal’ yaparak gitmişliği vardır. Neticesi komiktir ve bu yazının ruhuna uymaz.

Askerliğini, ‘Alpagut olayını’ ve yenge hanımı kaçırmasını daha yakın şahitleri anlatmalıdırlar, ben sadece işaret ile iktifa edeyim. Şehrin kabadayı kontenjanından kayınbiraderi merhum ağabeyimiz ‘Kınalı Sabahattin’in, yengeyi uçakla götüren Abığ’ı karayolundan ‘Chevrolet’ ile takip ettiği mervudur.

Döndü, sulh oldu, kayınbiraderinin müzaheretiyle garaja yerleşti ve garajı ele geçirdi. Garaj, artık Ülkü Ocağı’nındır.

Zaman hızla akmakta. Sene yetmiş beş ve ben Ilıca’nın başkanıyım. Abığ bana “Reis” dedi ve kendime paye çıkarmamayı biraz zor becerdim. Abığ, kendi teşkilat telakkisine sadıktı; hepsi o kadar. Sonrası gelecek.

Bir sonraki yıl Erzurum Ülkü Ocağı’nın yönetimindeyim ve artık çok yakınız. Dalıp da unutmayayım; Abığ’ın ilerlemiş samimiyetine küfür mebzul miktarda dâhildir. Ahmet’in yetimi ile olanlara nispetle esamisi okunmasa da birbirimize küfürlü hitaplarımız da o tarihten başlar.

‘Garaj’, yani Erzurum Şehirler Arası Otobüs Terminali, yani Abığ, borç alınıp tahrif edilmiş bir ifadeyle Erzurum Ülkü Ocağı’nın itibarına en fazla ‘katkı’ sağlayan mekânlardan birisidir. Abığ’ın bir mekâna ad olmasına şaşırmayın: Ülkücülerin hâkim olduğu bir şehre geliyor ve hâkimiyet havasıyla garajda karşılaşıyorsunuz. Abığ sayesindedir.

Erzurum’dan otobüsle yola çıkacak bir Ülkücü, her vatandaş gibi yazıhanelerin birisinden bir bilet alır. Şayet parası yoksa yahut yetmeyecek gibiyse ‘teşkilat’a uğrar. İkincisi daha emniyetlidir: Yol boyunca yapılacak masraflardan da kurtulmuş olur. Abığ sayesindedir.

Firarileri Abığ sayesinde naklettik, silahları onun yardımıyla taşıdık. Şehre girip çıkanlardan bizi o haberdar etti.

Bir kavgada dövülen solcu çocuğun raporunu Numune Hastanesi’nin rapor bölümünden Abığ çaldı. Hırsızlıktan sorumlu tutulacak ilk kişi, hanımıydı.

Bizi karanlıklara götüren ayaklarımız değildi, biliyordunuz. Unutmadığınızdan emin olarak söyleyeyim: Çok uzun bir zaman diliminde Abığ, bizi günaha tekabül ettiği muhakkak karanlığa götüren ayaklarımızdı. Şergedeliğinin bu tarafını uzun süre ıslah etmedi. Canımıza minnet idi ve bunlar da Abığ’a dâhil…

Muhsin Başkan gitmiş, Çatlı gitmiş, Genel Merkezimize 12 Eylül erken gelmişti. Bize gelmesi 78 kışındadır. Genel Başkan, Ahmet’in yetimini görevden almak üzere Erzurum’da. Abığ, ikimizi buldu ve “Garaj ayağta” dedi. Garaj maraj ayakta değildi, ayakta olan Abığ’tı: Garajı da teşmil etmek üzere çok daha fazlası. Bir de ben ayaktaydım, ekseriyetin hissini ve Yetim Çocuklar Parantezi’nin küspesini temsilen…

Onlardan inançlı, onlardan cesurduk. Arkamızda, yanına bile yaklaşamayacakları kıymette bir mazi vardı. Salona girip kongreyi alabilirdik. İstesek kongreyi yaptırmayabilirdik. Zaten pek fazla kimseden rağbet gördükleri de yoktu. Onlar bu toprakların tarihî galipleri idiler ve yine bir şekilde galip gelecekleri kesindi. Sadece mağlubiyetimize ihtişam katacaktık. Ahmet’in, artık hevesini kaybetmiş yetimi; Genel Başkan’a bir mektup gönderip kayboldu. Elimizde kalan, muhtevasını merak dahi etmediğimiz bir mektubun hatırasıdır.

Yukarıda söylemeyi unuttuğum için kusura bakmayın: Cengiz Aytmatov da ayaktaydı.

İçinde hangi fırtınalar koparsa kopsun; Abığ, arkadaşlık için bizi, sadakat için teşkilatı seçmişti. Sadakat, körü körüne sadakat. Bu defa farklı diyenler yanıldı.

Türkiye’nin 12 Eylül’ü. Birkaç gün sonra küfürle geldi. Misafir kontenjanından gönderdiği yolcuların bilet paralarını hesaplamış: Verin ulan!.. Abığ’tan iyi yüzümüzü güldürecek bulunmaz beyim… Birkaç bilet parası zarar etti.

Yetim çocukların en sevimlisi, Ağrı’nın bir ilçesine sürgün edilmiştir. Birlikte gittik. Yamanın, deliği kapatamayacağını gördük ve döndük. İstifa etti. Sağdıcı, ona en uygun yazıhanede iş verdi. Velinimet de olmuştu Abığ.

Yetim Çocuklar Parantezi’nin en yiğit, en muhterem çocuğu. Tanıyan herkesin yüz akı. Tanımayanların da yüz akı: Emin Yılmaz. Ilıca’ya gelip beni buldu. İki günlük misafirliği müteakip, Sıkıyönetime teslim ettim. Bir süre sonra kayınpederi de beni buldu. Nasıl bulduysa (!). Hemşin Pastanesi’ndeyiz. Bir Adliye mensubu olan kayınpeder, kendince haklı bir kızgınlıkla: “Kardeşim, böyle bir durumu varsa niçin evleniyor?” diye bana çıkıştı. Kıpkırmızı olmuştum. Abığ, yanıma gelip ne olduğunu sordu. Anlattım. “Deli mi ula bu?” dedi. “Ben olsam…” Abığ’tan iyi teselli bulunmaz beyim…

O yıllarda çok söyledim, bir kere de yazayım: Erzurum, Kemal Tahir’in bozkırı gibidir, adam saklamaz. Bittecrübe sabittir. Arkadaşlarımızı saklamadı, bize rağmen saklamadı.

Ta 1937 yılında Almanya’da ve Almanca kitap yazılmıştır adına: Kürdistan Kartalı. O kartal Yadin, meşhur adıyla Yado Paşa’dır. Onun, zatıyla da hikâyesiyle de yiğit Telli’den çocuğu, Filit. Filit’in oğlu da bizim arkadaşımız, Ülküdaşımız; annesi annem. Üç ayrı Sıkıyönetim Komutanlığı afişinde aynı resim ve iki ayrı isimle aranıyor. Erzurum doluydu, sığmadık. Elazığ’a bizi Abığ gönderdi.

Son olsun: Beni askere de Abığ gönderdi. Son defa misafir kontenjanından ve asker harçlığıyla. Küfrederek…

80’lerde muhtelif görevlerle teşkilatları ihya gayretindedir. Aynı körü körüne sadakat ve nasıl diri tuttuğunu bilmediğim aynı heyecanla. Resmen gidenlerimize daha çok, fiilen uzaklaşanlarımıza daha az olmak üzere sitemler edip her istediğini hepimize yaptırarak.

Maişet motorunu döndürmekte zorlanması da o yıllara denk gelir. 80 öncesinden başlayarak kahvecilik, kebapçılık gibi netice hasıl etmeyen işlere ortak sıfatıyla bulaşmışlığı vardı. Başka işleri de sürekli zorluyordu, fakat… Yüreği en çok o yıllarda yoruldu ve biz neticesini ancak 90’larda görebileceğiz.

90’larda arkadaşlarının tamamı, yani o günkü tarifle bizler, bir kısmımız başka karanlıklar uğruna olmak üzere o karanlıklardan uzaklaşmıştık. Abığ’ın uzak durmadığı da oluyordu. Karanlık bir gecede kalbi nüksetmiş ve kapısının önüne bırakılmıştı. Sefil kurt hikâyesi. Doktorlar için ümitsiz vakaydı ve kalbine rağmen yaşıyordu.

Partisi iktidar ortağı olduğunda memnun olmadığını hissetmiştik. Sadece hissetmiştik. Laf kalabalığına getirip öyle müdafaalar yapıyordu ki! Haklı çıkmaya en çok ihtiyaç duyduğu dönem diye hatırlıyorum. Yahut öyle hatırlamak istiyorum.

Sonra yanından vuruldu. Kalbine en ağır darbenin o olduğunu ben biliyorum. Kendisi biliyor muydu, bilmem. En yakınlarından birinin, haydi ticari taahhütlerini yerine getirememesi diyelim. Sefil Kurt, ah Sefil Kurt… O neşeli görünme hilelerin… Çeyrek asırdan sonra, aramıza konuşamayacağımız bir konu girmişti.

Milenyum’dan sonraki yıllarda klavye ile tanıştı ve onun dünyasına girdi.Klavye dünyasında bir Abığ, mümkünler arasında değildir beyim… “Turizm kaynaklı işler yaptım” gibi bozuk cümlelerin yer aldığı berbat yazılar yazıyordu. Sorduğumda, cevabı masum bir gülüşle susarak veriyor ve borç haneme, punduna getireceği gün için küfürler ilave ediyordu.

Muhakkak ki hepimizin, fakat pek çoğumuzdan daha fazla onun babası mesabesindeki bir babayı rızık temin ettiği ‘tabla’sından dolayı istiskal eder mahiyette bir yazı. O yazıyı, o dünyanın diliyle ‘paylaş’mıştı. Şimdi olsa, incindiğimizi söylerim, o zaman öfkelenmiştik. Yetim çocukların en sevimlisini aradım; konuştum, bir de sen konuş, dedi. Ne dedi, diye sordum. Cevap: Bir şey demedi. Abığ’ı aradım, sadece onunla konuştuğunu söyledi. Bir şey demedi diyor, dedim; cevap yok.

Pişmanlığı daha erken olsa da kırgınlığımız bayrama kadardır. Abığ’la konuşulmayacaklar listemde, madde sayısı iki. Hepsi o kadar. Çay bahçesinde karşılaştık, torunuyla beraberdi. Yaklaşık kırk senenin en sevimli, en sevinçli Abığ’ı. Sefil Kurt, artık Selami’dir inşallah.

Erzurum’a sondan bir önceki gelişim. Evden aldı ve tenbihledi: Her sabah, evden beni o alıp gece eve yine o bırakacak. Öyle oldu. Elinde Abığ’tan kalan son şeylerden biriydim ben ve artık benim için bile Abığ değildi. Selami veya abi diyordum. Birkaç defa ‘reis’ demeyi denedim, ters çevirdi. Günlerce, ikimizin de içinden küfretmek gelmedi. Samimiyetimiz de bizimle yaşlanmıştı. Eve bırakırken çok garip bir güzergâh takip ettiğini geç fark ettim. Benzinden tasarruf ediyormuşuz. Sen, yüreğinden büyük bir çocuktun, Selami…

Artık ondan yaşlı olduğuma göre ‘çocuk’ demem yadırganmayacaktır. Körü körüne sadakati bütün ömrüne yayıp, sadakatin o nevîini de güzelleştiren çocuk… Hep bir ‘davan’ ve hep bir ‘teşkilatın’ oldu. Onların sana ne kattığını kırk yıl sonra bile ölçemiyorum. Fakat sen onlara çok şey kattın. Bize de. Olmak istediğin, olmak istemediğin, olduğun; her üç hâlinle de güzel çocuktun.

Son gelişimde, artık evden çıkamıyordu. Ahmet’in yetimiyle gittik, gözleri parlayamadı. Bize ve yengeye rağmen çaylarımızı o tazelemek istedi, ısrarına yenildik. Kalktı ve ancak santim santim ilerleyebildiğini gördük. Üzüntüden mi, sıkıntıdan mı, yoksa her ikisinden mi; kimse kimsenin yüzüne bakamadı.

Söylemeyi nasıl unutmuşum: En hızlı yürüyenimizdi.

Mustafa DUMAN
OKUYUCU YORUMLARI/0 + YORUM EKLE

BENZER HABERLER

GÜNDEM ANA SAYFA »